GÜNDEM HABERLERİ

TRT BELGESEL Canlı İzle

TRT Haber Haberler

Reklam
     
  • Dersimli Karadayı

    • Makale

    • 1650 Kez Okundu
        23.01.2013  00:44
       
     

    Dersimli Karadayı KOZMiK Köşe 21 01 2013 Mehmet Baransu



    İsmail Hakkı Karadayı. 28 Şubat’ın kudretli Genelkurmay başkanı. Postmodern darbenin en önemli organizatörü. Nüfus kütüğüne göre Çankırılı. Aslen ise katliamın yaşandığı bir bölgenin insanı.

    Karadayı’nın ifade vermek üzere Ankara’ya götürüldüğü gün bu köşede satır arasında bu bilgiyi yazdım. Karadayı, kamuoyunda Çankırılı olarak bilinse de aslında 1930 Dersim Pülümür katliamı sürgünüydü. Yani o bir Dersim Alevi’siydi.

    Bu gerçeği yıllarca silah arkadaşları dâhil kamuoyundan özenle sakladı. Tıpkı 28 Şubat öncesi kimliğini saklaması gibi.

    Karadayı’yla ilgili bu yazının ardından birileri kimlik siyaseti yaptığımı iddia edecektir. Bu tür iddiaları çok da dikkate almadığımı hemen belirteyim. Bu ülkede Genelkurmay başkanlığı koltuğuna oturmuş bir kişinin, yıllarca kimliği dâhil siyasi görüşlerini neden sakladığının çok daha önemli olduğunu düşünürüm.

    Karadayı gerçeğini yazmamın ardından Dersimli öğretmen-gazeteci Mehmet Yürek’ten önce telefon sonra da mail aldım. Yürek, Karadayı’nın Dersimli olduğu gerçeğini kendisinin de bildiğini söyleyip başından geçen bir anısını benimle paylaştı.

    Sözü önce Yürek’e bırakıyorum: “İsmail Hakkı Karadayı, M. Kemal’in bilgi, emir ve direktifleriyle Kazım Orbay kumandasında gerçekleştirilen 1930 Dersim-Pülümür tedip ve tenkilinin (katliam) sürgünü bir ailenin çocuğudur. Sürgün yeri Çankırı ilidir.

    Karadayı ailesinin kendilerini ve çocuklarını koruma refleksiyle Sünni mezhebinin vecibelerini ve gereklerini yerine getirdikleri doğrudur. Bu durum tamamıyla takiyyedir.

    Bu bilgiyi emekli Cumhuriyet Savcısı- yazar (Türk Pen Kulübü Yöneticisi ve Cumhuriyet gazetesi yazarlarından) İsmet Kemal Karadayı vasıtasıyla öğrendim. İsmet Abi, 12 Eylül öncesi İstanbul Şile’de birlikte çalıştığımız, samimi bir hemşerim ve dostumdu. O, savcı, ben öğretmendim.

    Şile’den Kadıköy C. Başsavcı Yardımcılığı’na atandı. Bir öğle üzeri Kadıköy’deki makamında kendisini ziyaret ettim. Makamına girdiğimde ayaktaydı ve elinde de şemsiyesi vardı. ‘Hayrola abi, çıkıyorsun galiba. Ben ziyareti başka bir güne erteleyeyim’ dedim. O da ‘Telefon edince seni bekledim, Hadi beraber gidiyoruz’ dedi. ‘Nereye’ dedim. ‘Asker karavanası yemeye’ dedi.

    ‘Olmaz abi, askere (rütbelilere) ne kadar soğuk olduğumu biliyorsun, askerlik dahi yapmamış bu adamı asker karavanasına götürüyorsun. Paran yoksa ben burada sana öğle yemeği yedirebilirim’ dedim. O da tekrar bana dönüp ‘Gevezelik etme, düş önüme. Askerler jeeple kapıda bizi bekliyor’ dedi ve kolumdan tutarak beni yürüttü. Kapıdan çıkarken bana ‘Bu öyle, böyle askerlerden değil, bizim can bir hemşerimiz. Ama gidip dönünceye kadar bu konuda tek bir kelime etmeyeceksin. Dönüşte ben burada sana her şeyi anlatırım’ dedi.

    Anlaştık ve bir teğmen ile şoförlük yapan bir erin topuk selamıyla askerî jeepin arka koltuklarına kurulduk. Tuzla tarafında bir askerî birliğe gittik. Komutan odasına girdik. Masa üzerindeki isimlikte İsmail Hakkı Karadayı yazıyordu. Bunu görünce kaş gözle İsmet abiye işaret ettim. Alttan ayağıyla bana dürterek sus işareti yaptı. Sonra beraber yemek yedik ve tekrar Kadıköy’e döndük.

    Adliyeye gelince İsmet abi anlatmaya başladı. ‘Ben 1975’te Bilecik savcısı iken TÖB-DER tarafından yılın hukukçusu seçilmiştim. İsmail Hakkı Karadayı bunu basından öğreniyor. Beni buldu. Meğer benim 1926 Pülümür tedibinde öldürülüp toplu gömüldüğünü sandığımız, ama öyle olmayıp Çankırı’ya sürülen amcamın oğluymuş. Bunun kesinlikle gizli kalması gerektiğini, aksi halde askerlik hayatının biteceğini, zaten ailenin kendisini korumak için ramazan orucu tutup namaz kıldıklarını anlattı.’

    Sevgili Baransu kardeşim. Köşende yazdığın bilgi doğru. İsmail Hakkı Karadayı, köken olarak bir Dersim Alevisidir. Kemalist ittihat terakki rejimi, Dersim’de yalnız fiziki soykırım yapmadı. Kalanları da din, dil, kültürel soykırıma tabi tutarak, kimliksizleştirdi. Kişiliksizleştirerek cellatlarının aşıkları olarak düzene entegre etti.”

    Yürek’in mektubu böyle.

    28 Şubat bu ülkenin muhafazakâr ve dindar kesime adeta “terör” estirmişti. Faillerin en tepesindeki isim de yıllarca kendi kimliğini ve siyasi görüşünü toplumdan saklayan Karadayı’dan başkası değildi.

    Özal döneminde “namaz” kıldı. Bazı generallerin seccadesini yere serdi. ANAP, kendisini muhafazakâr zannedip, “Suyun öteki yakasından ilk kez dindar bir Genelkurmay başkanı geliyor” hatasına düştü. Özal, Karadayı’nın Genelkurmay başkanlığı engellenir diye darbe yanlısı Doğu Aktulga ekibini emekliye sevketmedi.

    Aynı zamanda Encümeni Daniş üyesi olan Karadayı, Genelkurmay başkanı olunca da gerçek yüzünü tüm topluma gösterdi. 28 Şubat sürecinde medyanın ortaya attığı “takiyye” yalanının da mimarıydı. İddiaya göre “cemaatler, dindarlar” devlet içine sızmak için takiyye yapıyor ve kendilerini gizliyorlardı. Medya bunu günlerce manşet yaptı.

    Ancak bugün ortaya çıkıyor ki bu ülkede yüz yıllardır takiyye yapanlar dindarlar değil, başkaları.
    Sanırım bu yazıyı neden yazdığımı anlatabildim.

     

    Bir olağanüstü hâl olarak barış

    ALİ AYDIN - Taraf - hertaraf  21.01.2013

    Bir olağanüstü hâl olarak barış           


     Savaşın olağan hâle geldiği, ayrışmanın rutinleştiği bir noktada barışı istemek
     Geçiş çağına ait tüm belirtilerin kendisini görünür kıldığı bir zamanda yaşıyoruz. Edebiyattan sanata, eğitimden siyasete, neredeyse tüm alanlarda değişim ve dönüşümün öne çıktığı; lakin istikâmetinin belirsizliği ile geleceğe dönük beklentilerin kaygıyı ve endişeyi yüklendiği bir araftayız sanki.


    İmralı görüşmelerinin başladığı haberinin ardından, bilinmeyen ellerin silahlarından çıkan kurşunlar, geride üç cenaze ve çok bilinmeyenli büyük bir denklemin içindeyken bile, ortak bir çağrı herkesin dilinde: Umudu koruyalım. Umudun ve kaygının birbirlerini eş zamanlı perdelediği bir kertede ülke olarak umudu kuşanmak istiyoruz.


    Modern siyasetin sınırları ve kriz
    Modern kesinliğin, öngörülerinin tam aksi sonuçları insanların önüne çıkarması, kesinlik duygusunun zayıflamasıyla birlikte tüm dünyayı bitişin ve başlangıcın flu bir kavşak noktasında şimdilik zorunlu bir iskâna zorluyor. Parametreler, geçmişin aşınmış sütunları gibi yanı başımızda, eski kabullerin yeni şartlara tercüme çabaları içerisinde beliriyor. Bu ise sadece krizi derinleştiriyor.


    Modernitenin krizi, savrulmaları ve kırılmaları sürekli hâle getiriyor. Öte yandan nostalji, bugüne dair rezervi olanları şimdilik tatmin ederken, bugünü kuşatmaya ve kavramaya yetmiyor. Kriz eğitimde, sanatta, siyasette; hâsılı kendisinden neş’et eden tüm kurumları ile modernitenin tam kalbinde. Post- ön ekinin bugün için neredeyse eklemlenmediği hiçbir kavram kalmadı. Yalnızca bu bile yaşanan değişim ve dönüşümlerin belirsiz ve kararsız doğası ile birlikte, başkalığını vurgulamaya yetiyor.


    Ulus-devlet modernitenin temel bir aktörüydü. İdeolojiler modern siyasetin içinde bir inanç ve düşünce ufku sunabilmelerinin yanında, bu temel aktörün sınırlarında, politik rekabetin dinamizmini sağlıyordu. İdeolojilerin dünyayı açıklayabilme kapasitelerinin düşüşü, öte yandan farklı aidiyet ve bağlılıklar ile yeni duyarlılık alanlarının yahut modernitenin ‘demir kafesinde’ baskı altında tutulanların modern siyasetin olağandışı unsurları olarak siyasal alanın içine nüfuz etmeleri, siyasetin tanım ve sınırlarının yeterliliği sorunu ile birlikte siyasetin krizini de derinleştirdi.


    Modern siyaset, homojenleştirmeye ayarlı kavrayışı ve sunduğu sınırlı demokrasi imkânı ile vaat ettiğinin çok altında bir alanı halka sunarken; farklılık/ötekilik bahsinde ise sınıfta kaldı. Walter Benjamin, faşizmin modern siyasetin bir istisnası değil kuralı olduğunu, soykırımın aslında modern siyasetin tam kalbinde yer aldığını söylemişti. Auschwitz, Srebrenitsa, Gazze ve niceleriyle kendisini sürekli haklı çıkaran acı bir saptamaydı bu. Avrupa’da İslamofobyanın yükselişi, 11 Eylül sonrası yaşananlar, parlamenter rejimlerin gerçek bir öteki ile yüzleşmelerinin onları nasıl bir anda faşizmin sınırlarına doğru çektiğini gösterdi. Benjamin modern siyasette olağan bir hâl olan faşizmi aşmanın bir yolu olarak sürekli olağanüstü hâl çıkarmayı öneriyordu. Savaşın olağan hâle geldiği, çatışma ve ayrışmanın rutinleştiği bir noktada barışı istemek; günümüz dünyasında olağanüstü bir hâle herkesi çağırmakla eşdeğer bir noktada görünüyor.


    Yeni bir başlangıç için barış
    Duvarların ve sınırların, önyargıların ve dayatmaların, zora dayalı güç gösterileri üzerinden rızanın sorunsuzca üretilebileceğine duyulan inancın, tanımama ısrarının, hakikati tek bir kişinin ya da grubun tekeline alma çabalarının sürdürülebilirliği; kan ve gözyaşını yedeğine almadan ve hep ‘başkalarına rağmen’ gerçekleştirme koşulunu oluşturmadan bugüne kadar mümkün olmadı. Modern dönemde yükselen bir dalganın üzerinde seyreden bu tür anlayış ve yaklaşımlar, şimdi tam bir tersine çevrilmeyle dalganın altında kalmakla yüz yüzeler. Kategoriler, şablonlar kifayetsiz kalmakta; parantezler, içindekileri taşıma kapasitesinden yoksun, dışa doğru taşmakta/infilak etmektedir.


    ‘Ulus’, ‘birey’, ‘demokrasi’, ‘Türk’, ‘, ‘Kürt’ vs. artık kelimeler, devraldığımız anlamlarıyla birlikte kendilerini üretemiyorlar. Kelimeleri, önceden kazandıkları anlamlarına ya da size verildiklerinde taşıdıkları anlamlarına demirleyemezsiniz. En başta dil buna direnir. Hayatın akışı ve kendisi buna itiraz eder. “Yeni şeyler söylemek” kendisini hiç bu kadar yakıcı bir biçimde hissettirmemişti.


    Bugün baktığımızda, toplumların değişim ve dönüşüm hızları birçok anlayışın muhafazasını, tercih edilen siyasal pozisyonların sürdürülme çabasını zorlayacak bir nitelikte. Siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel örüntülerin toplamının ağırlığı ile oluşan zihniyetler ve kavrama, anlama, yorumlama biçimleri, zamanın akışkan doğasının zoruyla belli bir hesaplaşma sürecini hem dışarıdan hem de içeriden yaşamaktalar.


    Bugün, acıları birbirleriyle yarıştırmak değil herkesin acısı olduğu bilinciyle bir eşdeğerlilik zinciri içerisinde, hiçbirisini ikincil bir pozisyona itmeden itinayla yan yana koyabilmek önemli hâle geliyor. Bunu gerçekleştirmeye talip hangi siyasal hareket olursa olsun kendisi dışındakileri, kendisi kılmadan kendi yanında bulacaktır. Yeni siyaset ya da siyasetin yeni yönelimi bu noktayı belirgin hâle getiriyor.


    Böylesi bir vasatta Türkiye, en yakıcı sorunu için barışın imkânını arıyor. Coğrafya kaderdir, diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar. Kaderlerinde ortak olan insanlar şimdi bunun gereğini arıyorlar. Bu arayışın kendisi başlı başına son derece anlamlıdır. Lakin dilek ve temenni ya da içselleştirilmemiş bir çaba olarak kalmamalı.


    Bu noktadan ilerleyebilmek için belki de adımlardan çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Aradığımız belki de sıçrama; inançta, düşüncede, siyasette ve yaşamın içinde her yerde. Olmak fiilini ciddiye alarak barışın kuvveden fiile geçmesinin imkânlarını sahici kılmak gerekiyor. Barış, stratejik bir değerlendirmenin olası sonucuna indirgenmeyecek kadar önemli görüldüğünde gerçekleştirilebilirliği kuvvetli bir hâle dönüşecek. Savaşın, gözyaşının, çatışmanın olağan hâle geldiği bir dünyada; olağanüstü bir hâle, barışa ihtiyacımız var.

     

     

     

     

     
Rastgele Bloglar
Zarafete meyyal
Deniz akkaya azsonra
Türkiye Çağı
George Orwel
Sarkozy
Anarşi Rüyası
Terörle Mücadele
Gazze de Erdoğan sevgisi
complexity
Türkiye büyüme hızında
Azsonra Tv Günün Videosu


dünyanın ilk filmi 1895 Tren Gelişi

Flash Manşetler
Reklam
Azsonra Fotografi